AYAŞ'IN TARİHÇESİ

Ayaş ilçesinde tarih öncesine yönelik iki köyde yapılan araştırmalar dışında bilimsel çalışmaya rastlanmamıştır. Tarihsel dönemler ise, gezi notlarına ve ansiklopedik bilgilere dayanmaktadır.

TARİH ÖNCESİ ARAŞTIRMALAR

Ayaş’ta tarih öncesine yönelik araştırmaların ilki, Pr. İ. Kılıç KÖKTEN tarafından 1945 yılında, Ilıca ve İlhan köyleri ile, sonradan ilçe olan Güdül Bucağında yapılmıştır.

Bu araştırmalarda; Ilıca’nın kuzeyindeki Asarcık Höyük’te Bakır, Hitit (Eti), Frig Grek ve Roma dönemleri seramiklerine; güneydeki Ulutaş Anıtlarında ise menhirlere rastlanmıştır. Aynı yörede farklı tekniklerle yapılan mezarlar bulunmuştur. Mezarlarda Bakır Dönemi seramikleri görülmüştür. Bu kalıntıların büyük bölümü günümüzde yok olmuştur. Ilıca’da Alman Arkeoloji Enstitüsü adına Dr. Winfreid Orthmann tarafından 1963’te yapılan kazılarda da seramik araçlar ile kaba mimari yapılar ortaya çıkarılmıştır.

İlhan’da yapılan araştırmalarda düz bir alanda yerleşim yeri saptanmış, Eski Taş Dönemi’ne ilişkin yontulmuş el baltaları bulunmuştur.

Güdül ile Kiymir çayı arasında yapılan kazılarda yontulmuş kazıyıcı aletlere rastlanmıştır.

MTA adına Evci Köyü yakınlarında fosilbilimci Dr. Suat Erk ve Dr. Fikret Ozansoy tarafından ortaya çıkarılan iri yapılı fil, gergedan gibi hayvan fosillerinin günümüzden 6-10 milyon yıl önceye ait oldukları anlaşılmıştır. Evci ve Pınaryaka (Şeylek) köyleri çevresinde de benzer fosillere rastlanmıştır.

Yukarıda saptanan bulgular, Ayaş yöresinde Tarih Öncesi dönemlerde insanların yaşadığını ortaya koymaktadır.

TARİH DÖNEMLERİNDE AYAŞ

Anadolu’da Tarih dönemleri M.Ö. 2000 yıllarında Hititler ile başlamıştır.

ARKEOLOJİK BULUNTULAR

Ilıca Köyü, tarihin her dönemindeki yerleşimlere ilişkin seramik örnekleri vermiştir. Köyde, Roma ve Bizans dönemlerine ait eski paralar ile aslan başı bulunmuştur. Asarcık Höyüğünün bir kale olarak kullanıldığına ilişkin izlere rastlanmıştır.

Bayram köyünde Roma seramiği toplanmış, aynı döneme ilişkin para bulunmuştur. Cami yakınında İmparator Diocletian ve Maximian dönemine ait büyük bir kilometre (mil) taşı bulunmaktadır.

Gökçebağ’ın doğusunda Galatlara ait olduğu sanılan bir kalenin kalıntıları görülmüştür.

Ortabereket’in doğusunda bir höyük ve höyüğün güneydoğusunda düz bir yerleşim alanı vardır. Aynı çevrede Bakır, Hitit, Frig, Grek ve Roma dönemlerine ilişkin seramikler, heykelcik, kazınmamış bir mühür, yuvarlak öğütme aletleri ile ayakları üzerine oturmuş bir aslan ve Çanıllı’da Roma dönemi vazosu bulunmuştur. Bayat Köyünde haçlı ve yazılı mezar taşlarına rastlanmıştır. Feruz Köyü yakınlarında çok sayıda yerleşme izlerine rastlanmıştır.

Pınaryaka’da toplanan seramiklerin ve köy yakınındaki harabelerin Frig ve Roma dönemlerine ait olduğu saptanmıştır.

Başayaş köyünün yakınlarında Roma Dönemine ilişkin seramikler toplanmış, büyük küpler ortaya çıkarılmıştır. Cami avlusunda sütun başlığı bulunmuştur.

Tekke köyünde ise; Yeni Taş Dönemine ilişkin el baltası, Bakır Dönemine ilişkin çok sayıda seramik, öğütme taşı, Hitit Rhytonu (hayvan başı biçiminde içki kabı), Hitit bardağı, Roma Dönemine ilişkin testi ele geçirilmiştir.

Gökler köyünde Friglere ait bir bardak ile köy içinde sütun başlığı görülmüştür.

Sinanlı, Oltan ve Gençali köylerinde de çok sayıda Roma dönemi seramiği, sütun başlıkları ve yerleşme izlerine rastlanmış, küpler çıkarılmıştır. Oltan köyünde bulunan Çıngıllı mağaraların insanlar tarafından kullanıldığına ilişkin veriler saptanmıştır.

Uğurçayırı çitliğinde zamanında yerleşim birimlerinin olduğu anlaşılmıştır.

Akkaya köyünde ise şarap ilahı Dionysos’a ait olduğu saptanan ve pişmiş topraktan yapılan bir heykelcik başı ele geçirilmiştir.

Ayaş Ova Bağları çevresinde Grek ve Roma dönemlerine ilişkin seramikler ile paralar toplanmıştır. Balçiçek ve Arıklar çevresinde de roma dönemine ilişkin çeşitli kaplar bulunmuştur.

Güdül ve bağlı köylerde yapılan kazılarda da yukarıdakilere benzer yapıtlara rastlanmıştır.

Yukarıda belirtilen kalıtlar, Ayaş bölgesinde tarih öncesinde yerleşim bulunduğunu, Hititlerin, Friglerin, Galatların ve Romalıların egemen olduğunu göstermektedir. Ankara’daki tarihi eserlerle Ayaş’takilerin aynı tarihsel dönemlere ait olması, Ankara ile Ayaş’ın tarihsel ortaklığını ortaya koymaktadır.

Tarihçilere göre, Ankara’nın 1073’te Türklerin eline geçtiği kabul edilmektedir. Bu nedenle, Ayaş çevresinin de aynı tarihlerde Selçuk Türklerinin eline geçtiği düşünülmektedir. Ankara ve çevresi 1354 yılında Orhan Gazi döneminde Osmanlı ülkesine katılmıştır.

YAZILI KAYNAKLARA GÖRE AYAŞ

Ayaş Kasabası ve Ayaş Adı

Ayaş’ın ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu kesin olarak bilinmemektedir. Bazı tarihçiler, eski dönemlerin Piskoposluk merkezlerinden biri olduğu ve İstanbul’dan Ankara’ya gelen büyük yol üzerinde bulunduğu bilinen Mnizos’u bugünkü Ayaş’ta aramışlardır. Ayaş’ın çevresindeki yerleşim birimlerine göre daha gelişmiş olması, Mnizos’un Ayaş kasabası olduğu görüşünü doğrulamaktadır.

Ayaş olarak kabul edilen Mnizos’un, bugünkü Ayaş’ın 1500 metre batısında, dar Ayaş vadisinin ovaya açıldığı kısımda bulunan Hisar Tepe’nin çevresinde olduğu düşünülmektedir.

Mnizos sözcüğünün Grek kaynaklı olması, buranın Grekler tarafından kurulduğunu düşündürmektedir. Ancak halkın Roma döneminde de Grek kültürüne bağlı kaldığı bilindiğinden, Mnizos’un bu dönemde kurulmuş olması da olanaklı görülmektedir.

Mnizos’un Bizanslılar döneminde, şifalı bir suya ve daha fazla savunma kolaylığına sahip bulunan Karakaya çevresine yavaş yavaş yerleştiği sanılmaktadır.

Batıdan gelerek Ayaş’ın karakaya Mahallesi, kartal Pınarı ve At Deresi üzerinden Mürted Ovasına inen ve halk tarafından Bağdat yolu olarak adlandırılan bir yolun izlerine günümüzde de rastlanmaktadır.

Ayaş bölgesine gelen Türklerin Oğuz Boyları’na mensup oldukları tartışma götürmez bir gerçektir. Zira, ilçeye bağlı köylerden birinin adı Bayat olduğu gibi, bazı köylerde Afşar, Peçenek, Karkın gibi Oğuz boy adlarını taşıyan yöreler bulunmaktadır.

Şehre, Ayaş adının da Türkler tarafından verildiği kesindir. Çünkü, Ayaş sözcüğü, günümüzde Toroslarda yaşayan Türkmen Oymaklarından birini adlandıran Türkçe bir sözcüktür. Ayaş’ın “Parlak, aydınlık gece” anlamına geldiği bilinmektedir.

Ali Rıza Yalgın, “Cenupta Türkmen Oymakları” adlı kitabının “Bulgar Dağı yürükleri” bölümünde, Ayaş Oymağı’ndan söz eden açıklaması şöyledir:

“Yüz çadırdan ibaret olan Ayaş Aşireti, Akdeniz sahilinde Mersin ve Silifke yolu üzerinde, Kız Kulesi yakınında çadır ve damlarda yaşayan bir oymaktır. Bu oymağın yaylası Pınarbaşı mevkiidir. Aşiretin 790 nüfusu vardır. Bulundukları yayla Bulgar Dağının en seçkin yaylalarından biridir.Bu yaylanın çevresi Göktepe, kelteci aşireti; Göknar ve Göveri köyleri halkının yaylaları ile çevrilidir.

Ayaş Aşiretinin Göktepe arkasında Akpınar, Topalan, İnler adında daha üç yaylası vardır. Bu üç yayla temmuz ve ağustos aylarında kullanılır. Ayaş Aşiretinin yaylasında, Pınarbaşının güneyinde iki tarafı kayalık, sarp bir vadi vardır. Bu vadinin karşılıklı iki yakasında birer mağara mevcuttur. Ayaş Yaydağ nahiyesinin en eski aşiretidir. Kışlak ve yaylaklarının kurulduğu tarih bilinmemektedir. Ayaş Aşireti çiftçilik, arıcılık ve küçük baş hayvan yetiştiriciliği ile uğraşırdı. Ancak, biraz tembel olduklarından, servet sahibi olanlarına az rastlanır.”

Ayaş adı güneyde: bucak, köy ve mahalle adı olarak da karşımıza çıkmaktadır. Silifke ilçesine bağlı ve merkezi Mağara köyü olan Kırobası bucağının diğer bir adı da Ayaş olup, bu bucağın Ayaş Türkmenli adlı bir köyü ve Silifke merkez bucağına bağlı Tosmurlu köyünün Ayaşlar adlı bir mahallesi vardır. Ayrıca Erdemli ilçesine bağlı köylerden birinin adı da Ayaş’tır.

Ayaş bölgesine gelen Türklerin merkezde Karakaya çevresine yerleşerek Kırkevler’i ve Karakaya Kaplıcası’nı yaptıkları, daha sonra yerleşme alanlarını Ayaş Çayı’na doğru genişleterek çarşıdaki Eski Cami’yi inşa ettikleri sanılmaktadır. Karakaya çevresinde zamanında Kırkevler’i ve kaplıcayı içine alan bir kalenin varlığı saptanmıştır.

Ayaş sözcüğüne rastladığımız ilk resmi belge, Osmanlılar dönemine ait olup Başbakanlık Arşiv Genel müdürlüğünde bulunan 1462 (867 H.) tarihli ve 9 numaralı Ankara Tahrir Defteri’nin vakıf kayıtlarıdır.

1473 (878 h.) tarihli Fatih Mutbah Defteri’nde de Ayaş adı geçmektedir. Matbu olan bu defterde, 1473 yılının Şaban ayında, Sarayda Ayaş üzümü (üngür ez Ayaş) yendiği yazılıdır.

Defter-i Hakanilere Göre Ayaş

Ayaş ve köylerine ilişkin asıl bilgi, Başbakanlık tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü arşivlerinde saklanan Defter-i Hakani’lerin Ankara Livası’na ait olanlarında bulunmaktadır.Arşivin 74 numarasında kayıtlı Ankara Livası’na ait 1571 tarihli Mufassal Defter’deki Ayaş’a ait bilgi 1 numaralı tabloda özetlenmiştir.

Tabloda görüldüğü gibi 1571 tarihinde Ayaş’a bağlı köylerden büyük bir bölümü varlıklarını ve adlarını günümüze kadar koruyabilmiş, bir bölümü de nüfusunu kaybederek yer adı durumuna gelmişlerdir.

1864 tarihli Vilayet Nizamnamesi ile yönetsel bölünmeler yeniden düzenlenmiş ve ülke vilayetlere, vilayetler Livalara (Sancak), Livalar da kazalara ayrılmış, Ankara Livası vilayet olmuştur. Ankara vilayeti; Ankara, Bozok ve Kayseri Livalarından oluşturulmuş, Ankara vilayetine; Ankara, Ayaş, Beypazarı, Akköprü, Sivrihisar, Haymana, Kalecik ve Keskin kazaları bağlanmıştır. 1870 tarihli İdare-i Umumiye-i Vilayet Nizamnamesi uyarınca Güdül, Ayaş’ın nahiyesi olmuştur.

Seyahatnamelere ve Diğer Yapıtlara Göre Ayaş

Resmi kayıtların dışında, Katip Çelebi’nin (1609-1656) “Cihannüma”sında ve Evliya Çelebi’nin (1611-1681) “Seyahatname”sinde Ayaş’ten söz edilir.

Katip Çelebi Ayaş’tan şöyle söz eder:

Ayaş, Engürüden garbde şahrah üzere bir mamur kasabadır. Beypazarı bundan garbe düşer. Yerköy cenuba, Güdül şimale düşer. Ayaş ve Yerköy ve Güdül birbirlerine karibdir ve Ayaş kazasına tabidir ve Ayaş’tan Beypazarı tarafında ve bir ılıca ve içme vardır. Suyu begayet hastalara nafi’dir.

Evliya Çelebi de Ayaş hakkında şunları yazar:

“Ayaş Engürü sancağı hakinde Harameyn evkafıdır. Darüssaade Ağası tarafından zaptolunan yüz elli akçeli kazadır. Kalesi haraptır. Kethüda yeri vardır. Bin hane, on mihrabdır. Çarşı içindeki cami ve mescid ile han ve hamamları, hünkar hamamı, suk-i muhtasarı müferrihtir. Cabeca bağ ve bahçesi vardır. Ancak, dere ve tepeli yerde vaki olmakla havası sakilcedir. Amma şehri mamur ve cevanib-i erbaası bayırlıdır. Emirdede ziyaretiyle karşı batı tarafındaki dağ üzerinde şeyh Buhari ziyareti vardır.”

Charles Texier, “Küçük Asya” adlı yapıtında Ayaş’ı şöyle anlatır:

“Ayaş şehrinin Beypazarı’ndan mesafesi 42 km’dir. Biri bir tahta köprüden ve diğeri bir geçit yerinden olmak üzere Sakarya nehrinden iki kez geçilir. Ayaş kasabası yüksekçe bir dağın yamacındadır. Tiftik ticareti bu kasabadan başlar. Fakat, tiftiği Ankara’nınki kadar ince değildir. Keçi ve büyük kuyruklu koyun sürüleri pek çoktur.Buranın denizden yüksekliği 720 metredir. Kışı şiddetlidir. Kışın genellikle birkaç hafta kar kalkmaz. Voyvodanın verdiği bilgiye göre: Ayaş’ta 5000 ev ve 2500 0 nüfus vardır.

Ayaş’ın Ankara’ya uzaklığı 54 km’dir. Yol oldukça yüksek ve ağaçsız bir boyundan aşarak büyük bir düzlüğe ulaşır. Bu havalının özellikle çobanları arasında Fransa’nın köylü simalarını hatırlatanlara rastlanır. Kumral sakallar az olmadığı gibi, başlarının şekli de Türkmenlerinkinden daha yuvarlaktır. Eski Goluvalıların hatırası, ahali arasından tümüyle silinmiş olmakla birlikte, beraber memleketin okur yazar sınıfında hala yaşamaktadır.

Haca Bayram ailesi, vaktiyle memleketi idare etmiş olan prenslerin soyundan olduklarını iftiharla söylerler.

Yolun yarısında çayın kenarındaki ufak bir kahvede durulur. Biraz sonra ufukta uzun ve yalçın bir kayalığın belirdiği görülür ki bu, şehre hakim olan Ankara kalesidir.”

Defter-i Hakanilerdeki kayıtlardan, yerli ve yabancı yazarların eser ve seyahatnamelerinden anlaşıldığına göre, Ayaş, Osmanlı İmparatorluğu zamanında coğrafi ve idari durumunun kendisine sağladığı olanaklardan yararlanarak ekonomik, kültürel ve sosyal yönlerden belirgin bir gelişme kaydetmiştir. Bunun sonucu olarak bilim, sanat ve devlet yönetiminde önemli kişiler yetiştirmiştir. Bunlar arasında; Bayramiye tarikatının ulularından olan Bünyamin-i Ayaşi’yi, Vezir-i Azam Nişancı İsmail Paşa’yı, Hekim Şaban Şifai’yi, Seyit İsmail Paşa’yı, Ayaş Müftüsü Hasan Efendi Zade Es’ad Muhlis Paşa’yı, oğlu Sadullah Paşa’yı ve Muallim Şakir Efendi’yi saymak mümkündür.

Zamanla devlette ve toplumda görülün sosyal hastalıklar, olumsuz etkilerini Ayaş’ta da göstermiştir. Bunun sonucu olarak gelişme duraklamış, sofculuk gibi gelir getiren el ve ev sanatları ile küçük sanatlar eski önemini kaybetmiş, ilçe merkezi özellikle 19. yy sonlarına doğru canlılığını kaybetmeye başlamıştır. Bu sonucun açığa çıkmasında, özellikle Süveyş Kanalının açılmasından Ankara-İstanbul demiryolunun yapılmasından sonra Ayaş’tan geçen eski transit yolunun gözden düşmesinin önemli etkisi olmuştur. Bu nedenle Cumhuriyet yönetimi, Ayaş’ı kısmen sönük ve kendi içine dönük bir ilçe merkezi olarak devralmıştır.

Ayaş İlçesindeki Tarihi Eserler

Ayaş, tarihi eserler yönünden oldukça zengindir. Daha önce yer verilen Kırkevler, Karakaya Kaplıcası ve Eski Cami’den başka, Killik ve Bünyamin camileri ile Paşa Hamamı tarihi eserlerin başlıcalarını oluşturur.

Selçuklular Dönemine ait olduğu kabul edilen Kırkevler ile Karakaya Kaplıcası, Ayaş’taki tarihi eserlerin en eskisi olarak bilinmektedir. İki kat üzerine kurulduğu anlaşılan Kırkevler’de, çok sayıda oda bulunması nedeniyle bu ismi aldığı sanılmaktadır. Kırkevler’in yapımında kesme taşlar ve yer yer tuğla kullanılmıştır.

Karakaya Kaplıcası ise Kırkevler’in yanındadır. Bol miktarda şifalı suya sahip bulunan kaplıcanın üstü üç kubbe ile örtülü olup, iki havuzu, soyunma odaları ve dinlenme bölümleri vardır. 1957 yılındaki onarımda mimari özellikleri korunmuştur.

Cumhuriyet Meydanı’nın yanındaki Eski Cami’nin Selçuklular Dönemine ait olduğu sanılmaktadır. Caminin mimari tarzı, o dönem Ankara’da yapılan camilerle büyük benzerlik göstermektedir. Minberi, o dönemin mimari özelliklerinden olan ağaç işçiliği örneklerindendir. Minare şerefesini oluşturan taşlardan birinin dış yüzüne Maşallah kelimesiyle birlikte (1155 H.) tarihi kazınmıştır. Bu tarihin minarenin onarım tarihi olduğu düşünülmektedir. Cami duvarına asılı levha halindeki kitabeden caminin 1840 (1256 H.) tarihinde onarıldığı anlaşılmaktadır.

Cumhuriyet Döneminde, korunacak tarihi eserler arasına alınan caminin 1956-1958 yılları arasında duvarları yenilenmek suretiyle Vakıflar Genel müdürlüğünce esaslı bir onarımdan geçirilmiş ve kuzeyine bir şadırvan yaptırılmıştır.Caminin Doğu kapısındaki oymalı hadiste Arapça “Vakti geçmeden namaz kılmakta ve ölüm gelmeden tövbe etmekte acele ediniz.” Anlamına gelen yaza bulunmaktadır.

Karakaya’daki Killik Camisinin kapısı üzerindeki mermer kitabede “ Allah’tan başka tapacak yoktur. Hz. Muhammed onun Resulüdür. Bu mübarek mescidi, hacı Hıdır oğlu Havı Veli 1560 (968 H.) yılında Musa Fakih’e yaptırdı.” İbaresi Arapça olarak yazılıdır.

Bünyamin camisi, ölümünden sonra Bünyamin-i Ayaşi adına yaptırılmıştır.Türbesi cami bitişiğinde olup, Vecihi Paşa Zade İsmail sadık Kemal paşa tarafından 1862’de tamir ettirilmiştir. Annesi Müslime Hanım da 23 Cumazelevvel 1863 tarihli bir vakfiye ile; çevresi kasaba mahkemesi, Memioğlu evi, bezci Emin evi ve umumi yol ile çevrili bir hamam ile bitişiğindeki bahçeyi vakfederek, bunların 5000 kuruşluk tahmini geliri ile Bünyamin adıyla anılan Cami, Türbe, Tekke ve Kütüphanenin onarım ve bakımına harcanmasını şart koşmuştur.

Bünyamin Camisi’nin duvarlarında Es’ad Muhlis Paşa ve Şair Hıfzı tarafından Bünyamin Ayaşi hakkında yazılan şiirler levha halinde korunmaktadır.

Müslime Hanım’ın vakıfnamesinde geçen hamamın, bugün çarşıda bulunan Paşa Hamamı olduğu sanılmaktadır. Topkapı Sarayı arşiv kayıtlarından Ayaş Hamamı’nın 16. yy’da Mimar Hayreddin tarafından onarıldığı anlaşılmaktadır.

Ayaş’ta tarihi öneme sahip çeşmelere de rastlanmaktadır. Bunlar; Yukarı Konak, Çarşı ve hasan Efendi çeşmeleridir.

Özyörük’lere ait evin avlusunda bulunan Yukarı konak çeşmesinin aynalığında 38 x 66 cm boyutunda mermer kitabe vardır. Çarşı çeşmesi Eski Cami yanında ve hamamın önündedir. Taştan yapılan çeşme bir kemerle süslenmiştir. Kemerinin üstünde dört parça mermerden oluşan kitabe bulunmaktadır.

Dispanser yakınında bulunan Hasan Efendi çeşmesi de kitabeli çeşmelerden biridir.

Sinanlı Köyündeki Büyük cami de tarihi değere sahip yapıtlardan biridir. Kapısı üzerinde Arapça yazılan kitabede “ Bu camiyi, Hacı Osman oğlu hayrat ve hasenat sahibi Hacı Sinan 1547 (954 H.) yılında yaptırdı.” İfadesi yer almaktadır. Aynı köydeki Mahkeme Çeşmesi, Hacı oğlu Pınarı ve Mehmet Ağa Çeşmelerinde de kitabeler bulunmaktadır.

Çanıllı köyü Camisi ile Tekke Camisi ve türbesinde de kitabeler vardır.

(Bu derleme; “Mehmet ALDAN, Türlü Yönleriyle Ayaş 1965-Ankara” kitabından yapılmıştır.)